25 Şubat 2009 Çarşamba


Bir Şakirt'ten Türkiye Gerçeği...

ŞAKİRT (Talebe veya ögrenci)

Anlatıyor...

Ben bir 'ortaokul şakirt'iyim yani en kıdemli Fethullah
talebelerinden biriyim.

Aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım.

Sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım. 1990'lar ;

Orta birinci sınıftaydım ve Cuma namazlarına düzenli olarak giderdim.
Beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek
fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma
gelen o kişi ilk 'ağabeyim' idi. Daha sonra bana ve okuldan
seçtikleri fen, matematik ve Türkçe derslerinin toplam notu 21(10'luk
sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüpha nesinde ders vermek
bahanesiyle yakınlık gösterdiler.

Yakınlık daha bir samimiyete dönüşünce evlerine davet ettiler.

Dersler evde devam etti.

Bu arada bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı.
Baştan futbol içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi.

Allah'ı tanımak, namaz kılmak derken 'Öğretmenin Not Defteri' gibi
kitapları okumamızı istiyorlardı.

Buna 'Sızıntı' okumaları ve adını henüz bilmediğimiz o hocanın
banttaki ses kaydını toplu olarak dinlemelerimiz eşlik etti.

Bize yeterince itimat kazandıklarında o sesin 'Hocaefendi' ye ait
olduğunu ve kendisinin çok 'mübarek' bir insan olduğunu anlattılar.

Artık 'işi' biliyorduk ve bize adam lazımdı.

Okuldaki arkadaşlarımızı nasıl 'kafalayarak' ağabeylerin huzuruna
getireceğimizi öğrenmiştik.

Yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara
hazırlanma vakti de gelmişti.

Bu tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi'ne girmenin ne kadar önemli ve
saygın bir iş olduğu sürekli telkin edil iyordu bize.

Derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı.

Biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş 'kafalamak'
en büyük hedefimiz haline gelmişti.

Okulumuzun hemen yanında bulunan 'nur evi' ne ders çalışma
bahanesiyle getirdiğimiz arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları
mümkün olduğunca bu evlerde tutmaya çalışıyorduk.

Bu kişilerle okulda ve başka yerlerde de 'ilgileniyor' yörüngemizden
uzaklaştırmamaya çalışıyorduk.

Bunların durumlarını her hafta düzenlenen 'istişare' toplantılarında
ağabeylerimize anlatıyorduk.

Onlar da bize ne yapmamız gerektiğini, hangi yolları adım adım takip
etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken jestlere ve takınmamız gereken
mimiklere kadar anlatıyordu.

Yılsonlarında gelen 'Sızıntı koçanları' nı bitirmemiz ve onlarca,
hatta yüzlerce kişiyi Sızıntı'ya abone etmemiz her birimizden
bekleniyordu.

Biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu en kutsal
yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. Zaman aboneliği de yine bu
şekilde cereyan ediyordu.

Haftada okumamız gereken Kuran miktarı, Risale-i Nur ve Hocaefendi
Kitapları(Pırlanta Serisi) miktarı belliydi.

Bunlara ek olarak o zamanki adı 'Tuna Kırtasiye' olan 'NT
Mağazaları'nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını
kullanarak arka bölümden aldığımız 'Hocaefendi Vaaz Kasetleri'nden de
ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu.
Bunların hepsinin ortak adı 'keyfiyet' idi. Bunu bir çetele halinde
ağabeyimize her haftaki 'istişare' de sunmamız isteniyordu.

Hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik.

Kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık.
Sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük.

Ağabeyimizin dedikleri ana-babamızdan önemliydi.

Mehmet Kafkas'ın 'Geçmişi Bilmek' ve 'Milli Mücadelede Öncüler' adlı
kitaplarını okuyorduk.

Atatürk masondu, deccaldı.

Atatürk Kemal'di, Kemal Ağa idi.

Atatürk baş eğlencemizdi.

Okuldaki hocaların bazısı ' duruma uyanmıştı', biz 'tedbir dairesini'
genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan dolaşarak nur evine
gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla toplu çıkmıyorduk.

Bize göre iki çeşit adam vardı;

'müspet ve solcu'.

Solcunun bir adı da 'kom' du. Kom, 'komünist'in kısaltılmışıydı. Ve
okuldaki bazı hocalar komdu. Özelikle de felsefeci.

Üniversite hazırlık dershanesi olan FEM'e lise ikinci sınıfta da
kayıt yaptırdık.

Amaç hem iyi bir üniversite hem de 'hizmet' para kazansın idi.

Ortaokuldan beri ailelerimizi alıştırdığımız 'ağabeylerle ders
çalışma' için onlarda kalmaya gitme faaliyetlerimize ayrı bir önem
vermeye başlamıştık.

Bu kalma dönemlerine biz 'kamp' diyorduk.

Kamplarda ders çalışılır ve uzun vadeli projelerimizi ağabeylerimize
anlatarak onların direktifleri doğrultusunda yaşamımızı planlardık.

Ailelerimizle ağabeylerimizi ne zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve
her iki tarafın ne yapması gerektiğine varıncaya kadar her şey
planlanırdı.

Öyle k i tüm bu insanlara bir üstündeki 'not' verirdi.

Evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. İki ya da üç
ev bir semte ve semt imamına bağlıydı.

Semtler bölgelere, bölgeler büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere,
ilçeler şehirlere, şehirler ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en
sonunda Hocaefendi'ye bağlıydı.

Hatta öyle ki O Muhterem Zat'a Dünya yetmez ve evrende başkaları da
varsa oraları da 'hizmet'e katmak için ne gerekiyorsa yapılmalı idi.

Bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve bir üstündekine
durumu iletirdi. Yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir sistem vardı.

Lise sonda FEM'in yurdunda kalmaya başlamıştık.

Çekebildiğimiz kadar arkadaşı FEM'e kayıt ettirmiştik nasıl olsa
sonra 'ilgileniriz' diye.

Yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz
kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi
başarıyorduk. Yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde 'adam
kafalama' tüm hızıyla d evam ediyordu.

Her birimizin 'ilgilendiği' arkadaşlar da zamanla 'şakirt' olma
yolunda ilerliyordu.

Ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte
partilerine artık not ortalamasına falan da bakmaksızın İslami görüşe
yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk.

Kola serbest oldu, kot pantolon giydik.

28 Şubat sürecinde Hocaefendi'nin video ve ses kasetlerini,
kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere
Atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk.

Evlerin çoğu yer değiştirdi.

Bazı ağabeylerimiz 'tedbir' gereği takma isim kullanmaya başladı.

Cep telefonlarının pilini istişarelerde söktük. Telefonda
'Hocaefendi, hizmet, sohbet' gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık.

Bunların yerine 'maç yapmak, çay içmek, çorba içmek' gibi önceden
kodladığımız filleri kullanmaya başladık. Aslında yapılan her şey
'istişare' adı altında yukardan gelen emirl erin bize verildiği
toplantılarda kararlaştırılıyordu.

Yani 'istişare' yoktu, belki teferruatta vardı, ama her şey bir emir
zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.

2000'ler ;

Üniversiteye girince artık biz de 'ağabey' olmuştuk. Evlerde kalmaya
ve sistemi bizzat kendimiz daha büyük sorumluluk üstlenerek yürütmeye
başlamıştık.

Talebelerimiz vardı, onlarla ilgileniyorduk.

Aksiyon okuyorduk, artık bandrollü ve sakıncalı yerlerinden
temizlenmiş Hocaefendi kasetlerini koli koli alarak herkese ama
herkese dağıtıyorduk. Hocaefendi hakkında yine 'hizmet'in başka yayın
evlerinden çıkmış kitapları 'mütevelli olmuş esnaf ağabeylerimizin'
katkılarıyla kolilerce alıp dağıtıyorduk.

Kitaplar binlerce satıyordu.

Ramazanda zekât, kurban bayramlarında deri topluyorduk, kurbanlık
parası topluyorduk.

Amerika'dan, Hocaefendi'nin yanından gelen ağabey gelmişti bir
seferinde.

O anlatıyordu biz ağlıyorduk.

Ardından adam başına toplayacağı büyükbaş kurbanlıkların sözünü
almaya ve kayıt ettirmeye başlamıştı.

Her birimizden 60-70 belki de 100-120 büyükbaş kurban parası
getirmemizi istiyor ve pazarlık bu rakamlardan açılıyordu.

Bazı tanıdıklarımızın yaptığı hiçbir iş yoktu.

Evde de kalmazdı.

Sonradan bu kişilerin görevinin 'çok özel' olduğunu öğrendik.

Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri'ne girmek üzere olan öğrencilerle
askeri okuldayken 'ilgileniyorlar' idi.

Hocaefendi'nin 'en önemli on görevden biri' saydığı bu iş için
seçilmiş insanlardı.

Hepimizin en nefret ettiği yer Ordu idi.

Bir toplantımızda bir ağabeyimizin Ordu, Danıştay ve diğer 'solcu'
kurumlar için yaptığı tanımlama ilginçti.

Ağabeyimiz bu gibi kurumlar için 'artık fitne kurumlaşarak üzerimize
geliyor, biz de bir an önce kurumlaşarak karşı koymalıyız' diyordu.

Gazetemizi sürekli okumamız gerektiği de bir diğer telkin idi.

Özkök Paşa'nın Genelkurmay Başkanı olacağı günleri ip ile çekiyorduk.

Aksiyon Dergisi'nin bir sayısında 'Ergenekon' diye bir grup kapak
yapılmıştı.

Bu sayıdan çok sayıda fotokopi çekerek hepimizden okumamız
istenmişti.

Yazıda, devlet içinde gizli bir birimin oluşturulduğu ve bu birimin
amacının Arjantin benzeri sosyal patlamaların önüne geçmek, devlete
zarar verebilecek oluşumlara müdahale etmek olduğu yazılıydı.
Ağabeylerimiz bunun bize de müdahale edeceğini söyled iler.

Bu benim için bir dönüm noktasıydı.

Biz bu devletin bekasına, milletin dertlerine derman olmaya
çalışmıyor muyduk?

Bizi solcular engellemiyor muydu?

Bizim mücadelemiz iman kurtarmak değil miydi? Bize ne toplumsal
patlamaların önüne geçmek ve devleti korumak için kurulmuş bir gizli
teşkilattan?

Devlet hepimizin devleti değil miydi, neden korumasınlar ki?

Hem bize ne diye düşman olsunlar ki?

Uyanışım;

Artık her şey saçma geliyordu bana.

Biz bir emir kuluyduk ve ne denirse yapıyorduk.

Çünkü toplu olarak cennete girecektik.

Sorgulama yoktu,

Körü körüne bağlanma ve emri ne kadar çabuk yerine getirdiğine bağlı
olarak sahte bir samimiyet vardı.

Ama bu sahtelik genellikle bize emir verenler ve onların üstünden
başlıyordu.

Tabanı samimi ve bir o kadar da cahil (beyni etkisizleştirilmiş
anlamında) insanlar oluşturuyordu.

Bu insanlar dü rüst, çalışkan ve edepli insanlardı.

Ama uyuyorlardı.

Üstelik biz uyutmuştuk yıllarca çocuklarını, kendilerini,
karılarını, tüm yakınlarını.

Sırf 'solcularla' inatlaşma uğruna yaptığımız birçok saçma iş vardı.

Bunlara en iyi örnek Yeni Yüzyıl gazetesinde Hocaefendi'nin
röportajının çıktığı zamandı.

Bu gazeteyi sırf solcular 'Hocalarının röportajına bile sahip
çıkmıyorlar' demesinler diye balya balya aldık ve Zaman gazetesinin
depolarında çürümeye bıraktık, sonra da imha ettik.

Bazı yerlerde Zaman gazetesinin içine koyarak dağıtıldığını duyduk.

Gazete hiçbir yerde bulunmaz olmuştu.

Üç günlük röportajı on beş güne yayarak ve tirajını da ona
katlayarak gazete büyük kar etti sayemizde.

Bir sefer de Süleyman Demirel'in Fatih Üniversitesi'nin açılışında
'burayı doldurabilir misiniz' demesi üzerine iş-güç, okul-sınav
demeden koştuk ve doldurduk orayı.

Hocaefendi istiyor diye daha yeni okuduğumuz kitapları bir kere daha
okuduk.

Hocaefendi çağırıyor diye pılımızı, pırtımızı topladık Amerika'da
yaşamaya gittik bazılarımız.

Buna da 'hicret' deniyordu.

Bir keresinde, bir arkadaşıma giden biri hakkında ne zaman
döneceğini sorunca bana güldü ve dedi ki 'hicret bu, dönmek olur mu'.

Benim bildiğim hicret sayfası dinen kapanmıştır.

Hele Türkiye gibi ibadetlerinizi rahatça yapabildiğiniz bir ülkede.

Merakım şu:

Türkiye'de halkın %99'u Müslüman.

Amerika ise kendi deyimiyle Müslümanlara karşı bir haçlı savaşı
başlatmış durumda.

Nasıl oluyor da burada rahat olunamıyor lakin orada istediğimizi
yapmamıza izin veriliyor?

ABD her yere ajanlar sokarken, iki kişi bile kendi karşısında ciddi
bir şeyler yapmaya kalktığında haberi olurken bu nasıl denli büyük
bir oluşuma müsaade ediyor?

Üstelik bu oluşumun biricik görevi insanları Müslüman yapmak iken.
ABD'nin yoksa insanları Müslüman yapmak gibi bir gizli amacı mı var?

Yoksa Hocaefendi ABD'nin de mi üzerinde büyük bir güce sahip ki
bizimle uğraşamıyor?

Garip işler bunlar.

Bizden ABD'ye hicret etmemizi Fatih Koleji'ndeki bir barkovizyon
gösterisi sonrası Hocaefendi'nin yanından gelen bir ağabey istemişti.

Ben de düşünmüştüm; bu resmen bir beyin göçü ve sermaye göçü...

O zamanlar Hocaefendi için evden bile dışarı çıkmıyor denmişti.

Ağabeylerimiz diyormuş ki 'hocam zaten çok hastasın, bari bir çık
bahçede dolaş' ama Hocamız hiç çıkmıyormuş.

Aynı yıllarda yesil.org adlı internet sitesinde Hocaefendi'nin boy
boy dışarıda çekilmiş resmi yayınlanıyormuş da haberimiz yokmuş.

Biz Hocamız'a üzülüp dua etmekle vaktimizi geçiriyorduk. Bir de tabi
gelen emirleri eksiksiz yapmakla.

Hocaefendi'nin Latif Erdoğan'a yazdırdığı 'Küçük Dünyam' adlı
kitabından en az bir kere yazılı sınav olmamış şakirt tanımıyorum ben.

Anlamadığım bir nokta da bu işte.

Yani sen ta Amerikalardan 'diğergamlık' üzerine, 'hizmette önde
mükâfatta geri durma' üzerine göğüslerimize salvolar savur, sonra da
çıkıp kendini anlatan kitaptan bizi belki beş belki on kere imtihan
et.

İmtihan Dünyası' bu olmasa gerek.

Halen 'hizmette' aktif olan ve son derece de teslimiyetçi bir
arkadaşım bir seferinde şunları söylemişti, ben de yanlışı o zaman
fark etmiştim: 'ne bu Hocaefendi, Hocaefendi ya... Allah var,
Peygamber var ya'

Hocaefendi, Hocaefendi, Hocaefendi...

'Hocaefendi ne diyor bu konuda, Hocaefendi'nin çok mühim tespitleri
var bu konuda, Hocaefendi bugün ne diyor, Hocaefendi'nin dediklerini
artık herkul.org sitesinden günü gününe takip edebileceğiz
arkadaşlar, Hocaefendi çok ciddi uyarıyor,

Hocaefendi çok mübarek, Hocaefendi bizzat ilgilenmiş,

Hocaefendi adını bizzat kendi koymuş, Hocaefendi derhal yapılsın
istemiş, Hocaefendi, arkadaşlar dikkatli olsun demiş, Hocaefendi,
arkadaşlar artık evlensin demiş, Hocaefendi, çocuk yapın demiş,
Hocaefendi, İŞHAD'ı güçl endirin demiş, Hocaefendi, gazete tirajının
bu haliyle karşıma çıkmayın demiş, Hocaefendi başı açık 'ablalar' la
da evlenilsin istemiş, Hocaefendi, bir dua etmiş maçın ikinci yarısı
Galatasaray iki gol atarak Real Madrid'i devirmiş, Hocaefendi, Allah
depremde İkitelli Medyası'nı 'çiftetelli' gibi sallardı ama içlerinde
mübarek gazeteler de var demiş, Hocaefendi üzülmüş, Hocaefendi çok
kederlenmiş, Hocaefendi hastalanmış, Hocaefendi, Asya Finans Kredi
Kartı alın demiş; Ulusal Televizyon ihalesi yapılacağı gün Asya
Finans'ın kasasında o kadar para yokmuş, para lazımmış, Hocaefendi
şunu demiş, Hocaefendi bunu demiş...

' Bu konuşma tarzına sıradan bir 'ışık evi'nde her gün
rastlayabilirsiniz.

Nurettin Veren'e gelince; 'o ne pis bir adam öyle, tipi kayık, pis
bir çıkarcı o, yalancı herifin teki' gibi yakıştırmalar yapıyorlar.

Ve size şu kadarını söyleyeyim, bu insanları asla
şartlandırıldıkları haricince bir şeye inandıramazsınız.

Belki size abartı gelir ama ben biliyorum ki Hocaefendi bugün atlayın
ve ölün dese sayıları binlere varabilecek kadarı bu emri de hiç
çekinmeden yerine getirir. Nurettin Bey bu konuda ne söylese azdır.
Hiçbir şey bu gerçek kadar sıra dışı değildir, yine bu gerçeğin
tasvirleri bile.

Sonuç ;

Aklı başında herkesin de anlayabileceği gibi bu bir karşı devrim
örgütlenmesidir.

Devlet içinde koskoca bir devlettir.

ABD ve AB çıkarlarına koşulsuz hizmet etmektedirler.

Ayrıca birçok yerde yazıldığı gibi dergileri, radyoları,
televizyonları, üniversiteleri, vakıfları, ışık evleri vs. her
şeyleri vardır.

Öyle ki savcıları, kaymakamları, valileri, emniyet müdürleri,
öğretmenleri, doktorları, istihbaratçıları (ki bu konuya doymak
bilmeyen bir iştahla yanaşmaktadırlar),askerleri, milletvekilleri,
bakanları vardır.

Hemen hemen her büyük partinin de desteği ile bu noktalara
gelinmiştir.

Bence yegâne çözüm bu örgütün tüm malvarlığına el konmasından geçer.

Ama sorun şu ki; kim koyacak?

Diğer insanlardan tüm bu olan biten son derece profesyonelce
saklanmaktadır.

Hatta çıkan yalan haberler bile buna en güzel şekilde hizmet
etmektedir.

Yok, Fethullah komandoları varmış; yok, kendilerini patlatacaklarmış,
yok, hücre evleri varmış; tabancalar, tüfekler, bombalar varmış...

Bu atmosfer onlara en çok yarayan ortamı oluşturuyor ve kendilerinin
terörist olmadığını 'muhabbet fedai'leri olduğunu insanlara
yaymalarına yarıyor.

Bu kişilerin ne yapmaya çalıştıkları çok iyi bilinmeli ve o kanaldan
mücadele verilmelidir.

Örgüt deşifre edildiğinde, ABD yerine başkasını bulmak için faaliyete
geçecektir ve bu zannımca on yıl on beş yıl kadar bir zamanı
alacaktır.

Bu bir bölünme süreci olarak da yansıyabilir Fethullahçılara.

Çünkü kurulu mekanizma en güzel şekilde işletilmektedir.

Bir daha böyle bir mekanizmayı kurmak çok çaba gerektirir.

Bölüp bir kısmını yine ABD emriyle kamuoyunda kötülemek diğer
kısmıyla yola devam etmek ile de bu mücadeleyi verebilirler.

Her ne yapılacak ise bu darbeden hemen sonra yapılmalıdır.

Yani bir daha güçlenmesine fırsat verilmeden 'meydana getirdiği
boşluk' doldurulmalıdır.

Ama dediğim gibi ilk iş; oyunu açığa çıkarmak ve 'Ağababası' olan
ABD'nin işlerliğini yitiren bu beşinci kolunu gözden çıkarmasını
beklemek olacaktır...

Bunun adı Takva'dır, ötesi yoktur...

Mim: Bir Şair düşünün ki...



Sevgili Yalnızlık Okulu belki de bu zamana kadar benim için en anlamlı olacak mim'lerden birini paslamış.

Konusu nedir diye sorarsanız,hayatınıza yön veren şair'i açıkla bize, patlat dörtlüklerini, dök sayflara derim bende.

Aslında o kadar çok ki. Saymakla bitmeyen üstadlarla dolu hayatımız. Gerek yeni gerekse eski şairlerimizin şiirlerini hep okuduk, okuduk, okuduk.

Üstadlara saygı kuşağında, Nazım Hikmet'inden, Attila İlhan'ına, Özdemir Asaf'ından, Ahmet Selçuk İlkan'ına, Ahmet Kutsi Tecer'ine kadar hepsini analım.

Ama ben çok farklı çok uç noktaya gideceğim. Hayat'ımın sadece hüzünlü değil en neşeli olduğu zamanlarında okuduğum HAYYAM şiirleri hep başka duygulara yönlendirmiştir beni.

Belki de bazı görüşlerime paralel olduğundan da hep etkilemiş olabilir. Ama ne zaman sıkılsam, ne zaman darlansam birşeyler anlatmaya kalksam açarım bir Hayyam dörtlüğü okur kendime gelirim.

Tutsaklıkda özgür olmayı öğretti bana o'nun şiirleri. Hele o inceden lafları yokmu...

Şimdi zaman lâl olma vaktidir, ben susarım sen konuşursun üstad...

ARKADAŞ DÜNYA İÇİN


arkadaş dünya için boş yere üzülme
şu hurda dünya için gereksiz yere üzülme
var olan zaten geçti yok da ortada yok
şen ol da var için yok için üzülme

AŞK


Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben
Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben
Perde ardında sen ben dedikodusu var amma...
Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben

AŞK VE KALP

Bir kalb ki onun sevmesi aldanması yok
Tutkunluğu yok , bir güzele yanması yok
Bin kez yazık olsun sevisiz yüreğe
Aşksız geçecek günlerin faydası yok

BOŞTUR

Ey kör bu yer bu gök bu yıldızlar boştur boş
Bırak onu bunuda gönlünü hoş tut hoş
Durmadan kurulup dağılan bu evrende
Bir nefestir alacağın oda boştur

CAN YOLDAŞI ..

Can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
Ecel çiğnedi hepsini birer birer
Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
Bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler

CANIMIZ


Tenden çıkagörsün hele bir kez canımız ,
Tuğlayla kapar üstümüzü, dostlarımız
Bir başkasının kabrini örtsün diyerek
Bir günde bizim, tuğla olur toprağımız .

ÇEKMEYİZ

Çekmeyiz aşağılık dünyanın gamını
Özleriz gül rengi şarabın canını
Şarap dünyannın kanı dünya ise kanlımız
Niçin içmeyelim kanlımızın kanını

EY KÖR!..

Ey kör!Bu yer, bu gök, bu yıldızlar,boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

HACI OLMAK YETMEZ

Adil davranmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka , tesbih , post , seccade güzel ama
Tanrı kanar mı bunlara

YÜREK. .


Bir yürek ki yanmaz yürek denir mi ona
Sevmek haram yüreğinde ateş olmayana
Bir günü sevgisiz geçirdinse yazık
En boş geçen günün o gündür inan bana

CENNETTE HURİLER VARMIŞ KARA GÖZLÜ

Cennette huriler varmış, kara gözlü
İçkinin de ordaymış en güzeli
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
Bak bir yanda şarap, bir yanda sevgili..

KİM DEMİŞ

Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam
Ben haramı helali karıştırmam
Seninle içtiğim şarap helaldir
Sensiz içtiğim su bile haram.

Saygıyla..

Bu değerli mim'i sırayısla Bekriya
, LoLLa ve içimden geldiği gibi ~~~ ye paslıyorum. kolay gelsin...

23 Şubat 2009 Pazartesi

ollallaa blogmania... vol.2



Blog Dünya'sının sevilen simalarının buluştuğu blogmania 2 toplantısı geçtiğimiz cumartesi Taksim Sanat Restaurant'da gerçekleşti. Katılım'ın her ne kadar beklenenin biraz altında olması tanışma açısından üzüntü versede geceye alkol'ün o leziz keyfi damgasını vurdu :)

Günün kısa özetini vermek gerekirse;

Örgüt üyeleri güne organize işler'ini gerçekteştirecekleri Taksim Meydan'ında Erdem-Tülin-Burak 3'lüsü şeklinde buluşarak başladılar.


Karınları oldukça aç olan bu kişiler ilk olarak hemen yemeğe sarılırken, en aç gözüküp de en pinti çıkan Erdem efendiler günü sadece bir kuru yemekle geçiştirdiler.


Hiç bir zaman ben aç'ım demese de her sofraya oturuluşunda iştahla yemeğini yiyen Tülin bizi yine şaşırtmadı, kendisine afiyet olsun dileklerimizi şükranla sunduk.



Bu kişilerin illa beni çek beni çek dediği bendeniz ise aç bir şekilde elimde makineyle sofradan kalmak zorunda kaldım.

Karınlarını iyice doyuran bu zat'lar vaktin yavaş yavaş orgüt'le buluşmaya yakın olduğunu görüp doğru ayinlerini gerçekleştirecekleri mekana doğru meydanda salına salına, sağa sola çarpa çarpa yürüdüler.

O müthiş mekan'ın hava'sını soluyan bu müthiş 3'lü kendilerine güzel bir masa seçerek diğer üyeleri beklemeye başladılar.

Ve bu süre zarf'ından ilk içeceklerini çoktan söylemişlerdi bile.


Saatler 8'e yaklaştığında grub'un has insanı olarak beenmaya (Özlem)'in kapıdan içeri girmesiyle ortam bir anda neşelendi ve hoşgeldin beş gittin şekline dönüştü.
Özlem'le birlikte gelen feanor (Onur) ile tanışmaktan da büyük zevk aldık aynı zamanda.

Çok vakit geçmemiştiki Öğretmenler Öğretmen'i sevgili Arzu ve kuzeni Engin'de ayin'in yapılacağı mekan'a ihtişamlı bir ayak bastılar.

Sevgili Onur'un arkadaşı Yasinde sonra'dan gruba katılarak kısa bir süre dursa da oldukça eğlenceli dakikalar geçirmemizi sağladı.
Bu süreceçte her ne kadar fotoğrafı olmasada bir selam çakp giden NoSTATIC (Bahar)'a da teşekkürler dilemeyi unutmayalım :)

Vakit geçiyor alkol yetmiyor dercesine bardakların dibine vuran bu blogmania'lar ayinlerine göbek atarak ve halay çekerek inceden inceden başladılar.


Vakit geçtikçe coşan grup fotoğraflarda da görüldüğü üzere çılgınca eğlenmeye ve kontrol altına alınmamaya başlamışlardı

Yorgunluktan bitap düşen grup yan masada ki doğum günü pastasından da nasiplenerek ayin'i tatlı hoş ve müthiş bir sohbetle bitirmeyi başardılar.

Kendilerinden bir sonraki ayinlerinde bol katılım bekliyor ve geldikleri için ayaklarına sağlık diyoruz.

Gelen gelmeyen, arayıp soran, uğrayıp kaçan, ruh-u bizle olan herkese teşekkürler

Hepinizi seviyoruz, i love blogmaniaaa :))

Ve güzel günden arda kalan müthiş kareler;




























Bu güzel gün'ün yaşanmasında ve kişileri bir araya toplama konusunda en büy pay ve fikir sahibi Erdem Bey'e (Yalnızlık Okulu) özel bir teşekkürü borç biliriz.

TEŞEKKÜRLER EFEM :)

Sevdiğim blog...


Sevgili bekriya'nın mimi ile şöyle bir silkelenip uzun zamandır ne yazsam yahu aklıma birşey gelmiyor derken üstüne denk gelmesi açıkçası işimi oldukça kolaylaştırdı sağolsun feminizm :)

Mim'in konusuna gelince bir blogda aradığınız özellikler yada sevdiğiniz blog özellikleri neler bu fikirleri sunmamız gerekiyor.


Sırasyıla başlamam gerekirse.

* Bir blog'un temasıymış, zart'ı zurtuymuş açıkçası beni çok ilgilendirmemekde. Sonuçta her blog kişi'nin kendi özelliklerini yansıttığından o'nu eleştirmek yerine içindekinin doluluğuna bakmak her zaman ilk tercihimdir.

*Blog'unu okuduğum yada yorum yazdığım kişinin en azından kendisi ile ilgili tek bir fotoğraf bile görmek veya kişisel bilgilerinin doğruluğu samimiyet açısından ve sanal bile olsa içerisinde gerçeklik payı katması bakımından benim için önemlidir. Şu durumda kendi fotoğraflarını koymayanları elbette kınıyorum, okumuyorum gibi bir durum söz konusu değil samimiyet başka türlü'de mutlaka sağlanır, çokta fazla takmamak gerekir.

*İzlediğim her blogdan insanlarla birşey paylaşabilmek, üzüntü veya sevincinde o'na yardım'ımın dokunabilmesi ve karşıdakininde buna samimiyetle inarak cevap vermesi benim için her zaman en güzel özelliklerden bir tanesidir.

*Yorum yazamasamda inanın işte veya evde fırsat bulduğum her süreçte yeni eklenen bütün yazı ve bilgileri dikkatle okumaya veya okunacaklar arasına almayı unutmuyorum.

*Uzun yazı kısa yazı kavramına kesinlikle takılmayanlardanım fakat, eğer o anki ruh halime tamamen zıt bir yazı ise kısa olsun uzun olsun o anda okumadığımı, ama o yazıyı hafızamda yer edip haliyet-i ruhiyeye göre tekrar bulup okuduğumuda rahatlıkla söyleyebilirim.

*Sadece arkadaş!! bulmak ve internet'in meyvalarından faydalanıyım şeklinde düşüncelere sahip blogları kesinlikle takip etmemekde, eklediysem bile öyle olduğunu anladığım anda hemen silmekteyim.

*Sosyal kişilerin blogları benim ilgimi en çok çeken bloglar şu anda. Gittiği bir yeri, yaptığı şeyleri, o anda ruh hali neyse anında döken blogları gerçekten çok seviyor ve zevkle okuyorum, sanırım bu da şu anda bazı şeylerden zevk alışımın getirdikleri olsa gerek.

* Ve özelliklede benim blogumu takip edip samimiyetime ve arkadaşlığıma inanan arkadaşların bloglarını da torpil yaparak ilk önce okuduğumu yüzüm kızarmadan dürüstçe açıklayabilirim :)

Şimdilik aklıma ilk gelen özellikler bunlar. Zaten kişileri bloglarıyla analiz etmek %50 sanallığın ötesine geçemeyeceğinden, zevkle bir kitap, roman okuyormuş gibi takip etmeyi kendime edindim.

Bunun dışında her ne kadar blog alemi olsada buradan tanıştığım insanlarla görüşme sırasında sağlanan o sıcak ve müthiş ortamında kolay kolay heryerde bulunamayacağına inanın şahit oldum. Yani şunu derimki blogger olarak güzegahlarımda izlediğim her kişinin gerçekten iyi ve okunası insanlar olması beni çok mutlu ediyor.

Teşekkürler blog alemi :)

İşin tefarruat kısmına gelince de bu mim'i sırasıyla Piltik'anım.., kelebenk ve Ruh-u Müdafaa ya paslıyorum.

Görüşürüz blog...

Yüzsüzlüğün bu kadarı...

Pes diyorum. Bunca suçlamalar batağında olan deniz feneri derneği hakkında hala bir açıklama, bir suç duyurusu yapılmamış ülkemde üstüne birde bu insanları konuşturma yetkisi veriliyor ya daha ne diyeyimki.

Kendini hala ailelere adadığını ima eden bu fener söndü grubu Sn. Deniz Baykal'a bir cevap niteliğinde açıklama yayınlamış.

Ey sorarım size, nerede bu paralar yayınlayın? Dosya neden hala gelmedi Türkiyeye açıklayın? Benim paramla kurduğunuz kanal'ın, gazete'nin nasıl kurulduğunu kanıtlayın!

Dürtülüyoruz ey halkım unutma bizi...


Deniz Fenerinden yapılan o açıklama;

Sayın Deniz BAYKAL

(CHP Genel Başkanı)

Sayın Baykal, 17 Şubat 2009 tarihinde partinizin grup toplantısında yaptığınız konuşmada derneğimize yönelik ağır suçlamalarla, haksız ithamlarda bulundunuz, “sahtekârlar” dediniz. Bu milletin desteğiyle yüz binlerce aileye yardım ulaştıran bir kurumu incitenler kervanına siz de katıldınız.

Aylardan beri Deniz Feneri adını, neredeyse gittiğiniz her ortamda, doğru bilgilere dayanmadan, özensiz ve hakaret içeren sözlerle andınız.

Derneğimiz herhangi bir siyasi parti ile muhatap olmak ve siyasallaşmak istemediğinden bugüne kadar size doğrudan cevap vermedik. Ancak siz meclis grubunuzdaki son konuşmanızla bizi bu açıklamayı yapmak zorunda bıraktınız.

Almanya’daki Deniz Feneri e.V’nin ayrı bir tüzel kişilik olduğunu defalarca internet sitemizde duyurduk, basına bildirdik, radyo, televizyon ve gazete röportajlarında ifade ettik. Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin ayrı bir kuruluş olduğunu bilmediğinizi düşünemiyoruz.

Derneğimiz hakkında açılmış bir dava yoktur. Bizimle ilgili verilmiş bir hüküm yoktur.
Almanya’daki Deniz Feneri e.V davası devam ederken bize yönelik bir suçlama da olmamıştır. Sadece söz konusu kuruluşun derneğimize banka havalesi yoluyla 7 milyon Euro bağış yaptığı dile getirilmiştir.

Biz de Almanya’daki hukuki süreç başladığı günden itibaren oradan derneğimize -tamamı banka üzerinden olmak üzere- belirtilen miktarda bağışın geldiğini kamuoyu ile paylaştık.
“Hakkında kesinleşmiş bir hüküm bulunmayan kişi ve kurumların suçlanamayacağı” genel hukuk ilkesini, -bir hukukçu olarak- siz de bilirsiniz.

Derneğimizden bahsederken, “sahtekârlar” diye tanımlamanızı gerektirecek hangi bilgilere sahipsiniz? Hakkımızda verilmiş bir hüküm var da biz mi haberdar değiliz?

Biz 10 yıldan beri yetimlerin, dulların, yaşlı ve çaresiz vatandaşlarımızın hamiliğini yapmaya çalışıyoruz. Onlar için neler yaptığımızı yedi düvel bilir. Hatta seçmenlerinizin arasında da derneğimizden destek almış yurttaşlarımız mutlaka vardır. Küçük bir araştırma ile bu bilgileri siz de edinebilirsiniz.

Deniz Feneri Derneği’ne sağlanmış özel bir vergi muafiyeti yoktur. Derneğimizle mukayese ettiğiniz diğer dernek ve vakıfların ödediği bütün vergileri Deniz Feneri Derneği de ödemektedir. Derneğimiz, aynı statüde bulunan diğer dernek ve vakıfların tabi olduğu kanunlar ve yönetmeliklere göre faaliyet göstermektedir.

Danışmanlarınızın “Gıda Bankacılığı” konusunu araştırıp size sunmasında yarar görüyoruz. Bu uygulama Deniz Feneri için bir ayrıcalık değildir. Herhangi bir dernek ya da vakfın yararlanabileceği, yoksullar lehine yapılmış bir düzenlemedir. Mehmetçik Vakfı ve yardım amaçlı tüm sivil toplum örgütleri de tüzüklerinde/senetlerinde “ihtiyaç sahiplerine gıda yardımı yapar” ibaresi bulunmak kaydıyla “gıda bankacılığı” uygulamasının içinde yer alabilir.

Deniz Feneri Derneği olarak geride bıraktığımız 10 hizmet yılında yüz binlerce aileye destek verdik, umut olduk. Yardım yaparken din, dil, ırk, etnik özellik farklılıklarını asla dikkate almadık. Yardım yaparken sadece “ihtiyaç sahibi olma” kriterini gözettik.

Derneğimiz 10 yıldan bu yana sağlam bir kayıt düzeni, izlenebilirlik ve şeffaflık esasına göre çalışmaktadır. Bugüne kadar gerek resmi mercilerin, gerekse bağımsız kuruluşların yapmış olduğu denetimlerde herhangi bir usulsüzlük ya da uygunsuzluk tespit edilmemiştir.
Deniz Feneri Derneği milletimizin iftihar vesilesidir. Milyonlarca hayırsever, iyiliklerinin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında derneğimizi bir iyilik köprüsü olarak tercih etmektedir. Derneğimiz dünyanın dört bir yanında bayrağımızı onurla taşımış, Türkiye’nin itibarının yükselmesinde ciddi katkıları olmuştur.

Deniz Feneri ile birlikte Türk Kızılayı ve diğer yardım kuruluşlarımızın özellikle 2005 yılından itibaren yurt dışında yaptıkları yardım çalışmaları, ülkemizi “yardım alan” ülke olarak görünmekten çıkarıp, “yardım yapan ülkeler” grubuna taşımıştır.


Sayın Baykal,

Özellikle Eylül 2008 tarihinden sonraki gezi, toplantı, basın açıklaması ve demeç gibi çeşitli çalışmalarınızda, siyasi muhataplarınızla yürüttüğünüz mücadelede derneğimizin adını yolsuzluklarla beraber telaffuz ettiğinizi görmekteyiz.

Ana muhalefet lideri olarak elbette ülkemizin her türlü sorunu hakkında görüşünüz sorulacak siz de fikirlerinizi kamuoyumuzla paylaşacaksınız. Ancak derneğimizle ilgili yaptığınız yorumlarda ciddi yanlış ve eksikler olduğunu –sizin adınıza üzüntü ile- ifade etmek durumundayız.

Derneğimiz, sayıları 500’ü bulan “kamu yararına çalışan” kuruluşlardan biridir.
Ak Parti ile Derneğimiz arasında özel bir yakınlık iddia ediyor ve hükümet tarafından özel olarak korunduğumuzu dile getiriyorsunuz. Derneğimizin siyasi bir yönü asla yoktur. Yardım yaparken hiçbir ailenin siyasi yönünü merak etmeyiz, araştırmayız, dolayısıyla bilmeyiz.
Ayrıca bağışçılarımız da tam bir Türkiye profili oluşturmaktadır.

Önceki hükümetler döneminde de göz kamaştırıcı, başarılı çok sayıda projeye imza atan derneğimiz geniş kitlelerin gönlünde taht kurmayı başarmıştır. Siyasi yönümüz bulunmadığı için bütün hükümetlerin ilgili bakanlıkları ve kamu kurumları ile doğru ve sağlıklı iletişim kurduk, takdir aldık.

Deniz Feneri hakkında TBMM çatısı altında kullandığınız “sahtekârlar” nitelemesi bütün Deniz Feneri ailesini derinden yaralamıştır. Bu suçlamayı hak edecek her hangi bir şey yapmadık.
Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt ve Atatürk’ün kurduğu bir partinin genel başkanı sıfatınızla birlikte, ana muhalefet partisi lideri ve bir hukukçu olarak şahsınızın ve parti yetkililerinizin, Türkiye Deniz Feneri Derneği hakkında yürüttüğünüz kampanyadan, hakaret içeren sözlerden, ağır ithamlardan dönmenizi, iyilik ve yardımlaşma hususlarında halkımızın gönlünde oluşan ağır tahribatı telafi edecek insaflı, adil ve doğru beyanlarınızı bekliyoruz.

Biz sivil ve sadece “insani yardım”a odaklanmış bir yardım kuruluşuyuz.

Biz, güçsüz vatandaşlarımızın, öksüz yavrularımızın, dul analarımızın dualarının gücüyle 10 yıldır sürdürdüğümüz şerefli hizmete devam edeceğiz. Yardımlarının azalmasına, hatta tamamen kesilmesine sebep olduğunuz gönlü kırık insanların kötü dileklerinin kapsama alanına girmenizden endişe ederiz.

Siz ve partiniz kendinize siyasi rakipler bulmalısınız. Siyasi mücadelenizi, siyaset dışı kuruluşlar üzerinden değil, doğrudan siyasi rakiplerinizle sürdürmelisiniz.

Altı aydan beri mahallenin yetimine sille atmakta, hatanızı görüp dönmek yerine yanlışta ısrar etmektesiniz. Bunun büyük bir hata olduğunu yoksul ve mağdur insanlarımız adına önemle hatırlatırız.

Saygılarımızla.
Deniz Feneri Derneği Yönetim Kurulu

yazık çok yazık...

-----------------------------------------------------------------------------------------------
Dosya bize gelene kadar Fener’in delilleri karardı!

Deniz Feneri e.V davasının dosyası 169 gün sonra Türkiye’ye geldi

VATAN HABER MERKEZİ


Ancak bu sürede şirketlerin içinin boşaltılıp bağış parasıyla alınan geminin satılması dellilerin karartıldığı endişesini doğurdu

Frankfurt Main Savcılığı tarafından Deniz Feneri e.V hakkında açılan davada, Almanya’da yardım adı altında toplanan paranın, amaç dışı kullanıldığı, Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği ile Kanal 7’nin de bulunduğu çeşitli firma ve kişilere aktarıldığı iddia ediliyordu. Savcılık toplanan 41 milyon euro’nun 18 milyonunun kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye yollandığını da ileri sürdü. 17 Eylül 2008’de sonuçlanan davanın dosyası henüz Ankara’ya ulaştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 3000 sayfalık belgeden oluşan Deniz Feneri dosyasının Almanca’dan çevirisinin tamamlanmasının ardından davaya ilişkin somut adımların atacak ve iddiaları araştıracak. Ancak şimdi de delillerin akıbeti tartışma konusu oldu. VATAN, dağıtılmayan yardımlardan sahte vekaletname düzenlenmesine kadar bir çok delili ortaya çıkarmıştı. Şimdi merak edilen bu delillerin ortadan kaybolup kaybolmadığı. İşte 6 ay içinde Türkiye’de yaşanan ve soruşturmayı etkileyecek operasyonlar:

Kanal 7 küçültüldü

Kanal 7’nin sahibi olan Yeni Dünya A.Ş., geçen yılın ortasında ilginç bir operasyona tabi tutuldu. Ağustos 2008’de 14.6 milyon TL’lik sermayesini sürpriz biçimde ’400 bin TL’ye indirildi. Aynı gün şirket bölünerek bir kısmı Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.’ye devredildi. Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.,’nin Yönetim Kurulu’nda da kurulu da tıpkı bir önceki şirket gibi Karaman, Çelik ve Karahan’dan oluşuyor (Hayat A.Ş. ise isim değiştirmiş bir şirket. İlk adı Yeni Pasifik İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. Eski ortakları da RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Deniz Feneri Ankara Temsilcisi Mevlüt Koca). Zekeriya Karaman, Zaman’da yayınlanan röportajda, “Kanal 7’nin mevcut şirketi bölünerek başka bir şirketle birleşiyor. Yani mevcut mal varlığının önemli bir kısmını biz başka bir şirkete aktarıyoruz. Hayat Görsel A.Ş.ye yayın çalışmalarımızı o şirket üzerinde devam ettireceğiz. O şirkette başka ortaklarımız da var” demişti

Online bağlantı vardı

İddianamede, Deniz Feneri e.V’nin gayri resmi muhasebesinin Kanal 7 ile bağlantılı olduğu ileri sürüldü. Muhasebeci Firdevsi Ermiş, “Kayıtlar, Almanya Deniz Feneri’nin bilgisayarında yok. 2005 sonlarından bu yana Türkiye’de Kanal 7’de bulunan bir server’da kaydedilmiş. Ancak online yoluyla ulaşılabiliyor” demişti. Bu ifade yaklaşık bir yıl önce alındı. Ancak Türkiye’deki soruşturma hızlı yürümediği için bu olayla ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşmak neredeyse imkansız hale geldi. Bu tür donanımların istendiğinde değiştirilebildiği ve yok edilebildiği biliniyor.

3’üncü katın sırrı

Alman makamlarına göre, Türkiye’ye gelen paraların teslim edildiği yer olarak Defterdar Mahallesi Ortaklar Caddesi No:60 Eyüp’tü.. Sanık Mustafa Taşkan bu konuda “2004 yılı Kasım ayında Türkiye’ye gittiğimde Zekeriya Karaman’a 200 bin Euro götürdüm. Kendisine bu parayı, İstanbul’da, bürosunun bulunduğu Kanal 7’nin de aynı yerde olduğu, 3. katta verdim. Parayı verdiğimde yanımızda kimse yoktu. Parayı, beyaz renkli bir zarfın içinde eline verdim” demişti. İddianamede sanık Firdevsi Ermiş bavul dolusu makbuzu yine 3. kattan aldığını itiraf ediyor: “Yardım alındı makbuzları Türkiye’de düzenlendi. Bizzat kendim bir bavul dolusu ” Alındı Makbuzu “ nu Almanya’ya getirdim. Hepsinde tarih ve meblağ yerleri boş bırakılmıştı. Bunları İstanbul’da Kanal 7’nin binasında, 3. katta Harun Kapıyoldaş’tan teslim aldım.” Burada aylar sonra yapılacak incelemenin ne kadar sağlıklı sonuç vereceği merakla bekleniyor.

Gemi acilen satıldı

İddianameye göre, Letonya’dan 1 milyon 114 bin 285 euro’ya alınan “Baltic Kristina” adlı gemi için ödemeler Deniz Feneri e.V.’nin parasıyla yapıldı. Mehmet Gürhan’ın talimatıyla Türkiye’deki Haliç Deniz’den de para gönderilmiş gibi gösteriliyor. Şirkette arka arkaya iki hisse operasyonu yapıldı ve 15 ay içinde şirket iki kez el değiştirdi. Önce Ventouris adlı Yunan şirketine satıldı. Adı da “Badis” olarak değiştirildi. 2007 Aralık ayında tekrar el değiştirerek ’Rigel’adını aldı. Bu kez gemiyi satın alan firma Saphir Marine adlı bir başka Yunan şirketiydi.

Şirketin içi boşaltıldı

Mehmet Gürhan Almanya’da tutuklanınca İstanbul 10.Noterliğinden sahte bir genel vekaletname çıkarttı ve Türkiye’deki tüm şirketlerindeki hisselerinin satılması için Kanal 7 Yöneticisi Zekeriya Karaman’ı yetkili kıldı. VATAN bu olayı ortaya çıkardı, Noter sanık oldu. Ancak bu şekilde çok sayıda şirketin içi boşaltıldı.


BAKAN ŞAHİN: Yargı organları gereğini yapacak

Dün Alman Adalet Bakanı Brigitte Zypries ile Ortaköy’deki Four Seasons Otel’de bir araya gelen Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, basına kapalı gerçekleşen 3 saatlik görüşme sonrası “Dosya bu akşam (dün) saatlerinde bir kurye ile Dışişleri Bakanlığı’na gelir. Yarın (bugün) sabah Adalet Bakanlığı olarak biz alır büyük bir ihtimalle Ankara Başsavcılığı’na dosyayı intikal ettiririz” dedi. Şahin, davasya ilişkin şu açıklamayı da yaptı: “Ucu kime dokunursa dokunsun, eğer bir suç işlenmişse, bu suçun işlendiğine dair bilgiler, belgeler varsa yargı organlarımız gerekeni yapacaktır. Bu bir yargı sürecidir. Ben böylesine bir yargı sürecinin siyasi polemik konusu yapılmasından, ‘Bu seçim Deniz Feneri seçimi olacaktır’ denmesinden rahatsızım. En azından bir hukukçu olarak rahatsızım.”

“DENİZ FENERİ” DOSYASI 169 GÜN SONRA TÜRKİYE’DE

Nisan 2007: Almanya’da Deniz Feneri e.V’ye yönelik ilk baskınlar yapıldı. 1 yıl içinde sorşturmalar tamamlanıp iddaname yazıldı.

17 Eylül 2008: Almanya’daki Deniz Feneri e.V davası sonuçlandı.

8 Eylül 2008: Türkiye, aylardır tartıştığı Almanya’daki Deniz Feneri yolsuzluğu ile ilgili soruşturma açılması için 8 Eylül’de İşçi Partisi tarafından suç duyurusunda bulunulmasını bekledi.

19 Eylül 2008: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Deniz Feneri soruşturmasını yürütmekle Basın Savcısı Nadi Türkaslan’ı görevlendirdi. Ankara Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu, 22 Eylül’de yaptığı açıklamada, soruşturmanın rutin olduğunu, gerekirse Almanya’dan dosyanın istenebileceğini açıkladı. Bakan Şahin ise böyle bir başvuruyu hemen işleme koyacaklarını söyledi.

24 Eylül 2008: Başsavcı Boyrazoğlu, 24 Eylül’de yaptığı açıklamada Almanya’dan dosya geldikten sonra soruşturmanın Ankara’da devam edip etmeyeceğine karar vereceklerini söyleyerek, soruşturmanın uzayabileceği işareti verdi.

26 Eylül 2008: Başsavcılığın beklenen başvurusu 26 Eylül’de geldi. Başsavcılık, Adalet Bakanlığı’na bir yazı göndererek, soruşturma dosyası ve mahkeme kararının Almanya’dan istenmesini talep etti. Başvuru için Almanca bir dosya hazırlandığı öğrenildi.

6 Ekim 2008: Adalet Bakanı Şahin, 6 Ekim’de, Ankara Başsavcılığı’nın talebi doğrultusunda Almanya’daki Deniz Feneri davasının dosyası ve mahkeme kararının istenmesi için Frankfurt Başkonsolosluğu’na yazının gönderildiğini açıkladı. Bu yazı resmi yazışmaların tabi olduğu usül gereği APS (Acele Posta Servisi) ile gönderildi.

16 Ekim 2008: Şahin, Türkiye’nin dosya talebine ilişkin evrakın, 16 Ekim’de Alman makamlarına ulaştığını açıkladı.

21 Ekim 2008: Kamuoyunun baskısı nedeniyle Adalet Bakanlığı, 21 Ekim’de “süreci hızlandırmak” için Dışişleri Bakanlığı ile Frankfurt Başkonsolosluğu’na faks gönderdi.

23 Şubat 2009: Buna rağmen dosya Savcılığa suç duyurusunda bulunulmasından ancak 169 gün sonra Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi.

-----------------------------------------------------------------------------------------------

VAKİT'den pes dedirten manşet!


VAKİT gazetesi, Deniz Feneri davasıyla ilgili bakın nasıl bir iddiada bulundu.

Vakit Gazetesi bugünkü manşetinde öyle bir iddiada bulundu ki bu kadarına da pes dedirtti.

DENİZ FENERİ ERGENEKON İCADI

Almanya'daki Deniz Feneri e.V davasına ilişkin dosya, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na ulaştı. Adalet Bakanlığı'nca görevlendirilen iki kurye, dün saat 09.45'te, Almanya'dan gelen dava dosyasını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na getirdi.

Dosyasının Dışişleri Bakanlığı'na ulaştığı saatlerde Vakit'e açıklamalarda bulunan AK Parti'nin hukukçu Milletvekili Hüsnü Tuna, Deniz Feneri olayını icad edenlerin Ergenekon sanıkları ve yandaşları olduğunu iddia etti. Vakit bu iddiayı 'Deniz Fener'i ETÖ icadı' başlığıyla manşetine taşıdı.

Garip Haller Vol.3

Hani bazı zamanlar vardır ya,
İnsanın içi acır, midesi büzülür.
İşte o haldeyim.
Üzerime yığılan bu haber furyasında
Sıyrılmak istediklerim

22 Şubat 2009 Pazar

Sen benim her gece efkarım...



Sen benim her gece efkarım,
Gözümdeki yaşım
Sigara dumanım,
Sen benim damardaki kanım,
Anlımdaki yazım
Şanlı Beşiktaşım..

Kalbimin en orta yerinde
Büyük bir yangın var alevler içinde,
Beşiktaş sana yemin olsun
Bitmeyecek sevdan
Mezarımda bile.

Beni benden alır
Siyah Beyaz renklerin
Sen benim kalp atışımsın.
Sen bana babamdan kalan miras değil,
Oğluma olan borcumsun.

Her maçına gittiğimde
O formayı gördüğümde,
Hayallerim umudumsun.
Cebimdeki son bilet param,
Belki de son sigaram
Sen benim büyük tutkumsun...

Sen benim her gece efkarım,
Gözümdeki yaşım
Sigara dumanım,
Sen benim damardaki kanım,
Anlımdaki yazım
Şanlı Beşiktaşım.

Kalbimin en orta yerinde
Büyük bir yangın var alevler içinde,
Beşiktaş sana yemin olsun
Bitmeyecek sevdan
Mezarımda bile...


Beste: Beşiktaş taraftarı.


Bu müthiş besteyi seslendiren Hakan kardeşime sonsuz teşekkürler...

19 Şubat 2009 Perşembe

Davos MARŞI

geldim para mı verdiniz
bir de beni gerdiniz
nedir sizin derdiniz
daha gelmem davosa

moderator akıllı ol
bana yapma elle kol
sağ gösterdim vurdum sol
daha gelmem davosa

hava zaten soğuktu
salon tümden boğuktu
moderatör bozuktu
daha gelmem davosa

zamanımı çaldılar
beni benden aldılar
salatalık gibi kaldılar
daha gelmem davosa

perez bana bağırdı
cinlerimi çağırdı
sözlerim çok ağırdı
daha gelmem davosa

kaşındılar kaşıdım
perez değil yaşıdım
nerde hava taşıtım
daha gelmem davosa

adamı böyle yaparım
çenenizi kaparım
gece rahat yatarım
daha gelmem davosa

gelip de ne yapacam
bakteri mi kapacam
öpsün perezi amcam
daha gelmem davosa

van minütü anlamaz
hepisi de beynamaz
bunlar beni bağlamaz
daha gelmem davosa

Aşık Tayyibî

Alıntıdır... :)))

YALNIZLIK OKULU dedi ki...

karımın göz yaşlarına
hamdolsun soktuğum kazıklara
yerel seçim için attığım taklalara
daha gelmem davosa

Hamasın sözcüsüyüm
van minutün öncüsüyüm
ılımlı islamın gözcüsüyüm
daha gelmem davosa

Metrolar sabaha kadar olsun
Oylar benim olsun
Gülen cumhur olsun
daha gelmem davosa

Bugünü Yaşama Arzu'su dedi ki...

Davosta bağırdım ama
Türkiye'de susarım karanlığa, yoksulluğa
Ayaklar gelirse başa
O zaman istesem de gelemem Davos'a


Cimbakuka dedi ki...

hamdolsun teğet geçti
kriz dediğin nedir ki
Halk'ımı deldi gitti
daha gelmem davosa


sofi dedi ki...

elimin ayarı yoktur
dilimin telaffuzu boktur
balık hafızalı halkım nasılsa bunuda unutur
daha gelmem davosa ..


NOT. herkes bir 4'lük kendi yaratsın ve yorumlara yazsın, burada yayınlayalım. haydiyin gösterin yaratıcılığınızı :))

The Europen Blogger Awards :))

Blog alem'inde bugünlerde dönen i love blogger ödülleri sahiplerini birer birer bulmaya devam ediyor :) Maya'nın toplu ödülünden sonra, bireysel bazda önce Evren (yeni gördüm gerçekten) ve kırmızılı'dan almam beni oldukça gururlandırdı.

Şimdi de yapmam gereken bu ödülü 7 kişi'ye teslim etmek. Bakıldığı zaman blog'umu izleyen herkes benim için elbette değerli, ama madem kural var,

Öyleyse;

And the winner is;

YALNIZLIK OKULU: Canım kardeşim, dostum, kelimeler ile çok fazla birşey anlatmama gerek yok varlığın bu ödül için yeter de artar.

beenmaya: her daim yanımda olan erkek taraf'ının tek savunucusu bir ödülde sana gelsin...

efsa: blog'umu takip ettiğin ve yorumlarını esirgemediğin için teşekkürler.

perikizi: seni ırmantik insan seni, al bakalım ödülünü :)

NoSTATIC: canım benim forza handbang :)))

Bekriya: her ne kadar buram buram feminizm yandaş'ı olsanda yazılarını okumak keyif veriyor, :) bunun dışında blog'umun belkide en iyi takipçilerinden olmanda beni mutlu ediyor teşekkürler.

ve Bugünü Yaşama Arzu'su : okurken en keyif aldığım bloglardan bir tanesi de bu, aynı çizgide devam, ödül senindir :))

Yukarıda ki isimler dışında srqluciddreaming, Zeugma, Üfürükten Prenses, tekintutku, DOSTYUZ, Piltik'anım, Defne, angie, LoLLa, Sinirli Prenses, papagangibi, umidim, içimden geldiği gibi ~~~, carameLia, Maryjade, кıямızıℓı, Esra Çakan, Noni, Ferhanca, kelebenk, Htc, Arzu Breda, jasmeen, tinimini hanım, Parpali, rain and me, Evren, Kediye Kafa Atan Psikopat Fare, Portakalmavisi, Siminya, Elif..den, Sena, t.u.b.a ve Tüli

Sizlerde benim için bir ödülsünüz, teşekkürler...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Bunları biliyor muydunuz?

-Zürafalar yüzemez.
-Yılanlar duyamaz.
-Karıncalar uyuyamaz.
-Kirpiler suda batmaz.
-Kutup ayıları solaktır.
-Sineklerin 5 tane gözü vardır.
-Zürafanın ses telleri yoktur.
-Yunuslar bir gözlü açık uyurlar.
-Develerin 3 tane kaşı vardır.
-Bir sineğin hızı saatte 8 km.dir.
-Zürafanın dili 35 cm. kadardır.
-Istakozların kanı mavi renktedir.
-Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
-Fil zıplayamayan tek memelidir.
-Sığırların 4 tane midesi vardır.
-Kangurular geri-geri yürüyemezler.
-Kediler şeker tadını ayırt edemezler.
-Atlar 1 ay kadar ayakta kalabilirler.
-Fare, bir deveden bile daha uzun süre susuz kalabilir.
-Timsahlar dilini dışarı çıkaramazlar.
-Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.
-Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.
-2600 kadar kurbağa cinsi var.
-Yetişkin bir ayı at kadar hızlı koşabilir.
-Sadece domuzlar güneşten yanabilir.
-Deniz kobrası dünyanın en zehirli yılanıdır.
-Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
-Hayvanların en büyüğü mavi balinadır. (uzunluğu 33 m., ağırlığı 190 t.)
-Sadece dişi sivrisinekler ısırır.
-Bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür.
-Deve deniz suyu içebileceği gibi bir defada 250 litre su da içebilir.
-Bir insanın su ve yemek olmadan yaşayabildiği en uzun süre 18 gündür.
-Karınca kendi ağırlığının 50 katını taşıyabilir.
-Çekirgenin kulağı dizindedir
-Yeryüzünün en sıcak yeri Afrika'da El-Ezize bölgesidir. (Gölgede 58 derece)
-Yeryüzünün en soğuk yeri Antarktika'da Vostok (Rusya) bölgesidir. (- 88.3 derece)
-Uzaya ilk defa 12.04.1961 tarihinde Yuri Gagarin uçtu.
-İlk defa aya 21.07.1969 tarihinde Neil Armstrong ayak bastı.
-Eski Roma'da şişeden hazırlanmış kaplar altın ve gümüşden daha değerli sayılırlardı.
-Dünyada en eski üniversitesi 989 yılındaki Mısır'ın El-Ezher üniversitesidir.
-Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam'dır.
-İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak'ta Fırat nehrinin altından geçmişdir.
-Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse ara vermez.
-Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.
-Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür.
-İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar.
-İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır.
-Dünyanın en uzun ömürlü insanı Çin'de 253 sene yaşamıştır. (1680-1933)
-Güneş dünyadan 330,330 kat daha büyüktür.
-Bir köstebek sadece bir gecede 90 m. tünel kazabilir.
- Bir hamam böceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden 9 gün yasayabilir.
-Eski Mısırlılar taştan yapılmış yastıklarda uyurlardı.
-Bir hipopotam ağzını açarsa 120 cm boyunda bir insan onun içine rahatça sığabilir.
-Boğalar renk körüdür, bundan dolayı matadorun elindeki beze saldırırlar; rengi ne olursa olsun.
-Ortalama bir buzdağı 20,000,000 ton gelir.
-Zehirli oklu kurbağada 2,200 insanı öldürebilecek kadar zehir bulunur.
-İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
-Hapşırdığımız zaman kalbimizde dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarımız bir an için durur.
-Gözleri açık tutarak hapşırmak imkansızdır.
-Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar.
-Penguen yüzebilen ama uçamayan tek kuştur.
-Fareler Kusamaz.
-Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunurlar.
-İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmakta,en hızlı uzayan tırnak ise orta parmaktadır.
-İnsanlar beyinlerinin %10'nu kullanırlar.
-Bir insan yedi dakika içerisinde uykuya dalar.
-Sıcak su soğuk sudan daha ağırdır.
-Sarışınların esmerlere göre daha fazla sacı vardır.
-Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.

Hey maşallah...

Güle Güle Hüsnü Amca...


Bir dev'i daha kaybetmen'in burukluğu ile geçiriyoruz günü. Yeni nesil o'nu Avrupa Yakası ile tanıdı, bildi. Gerçi çok da normal, o kadar içten o kadar sıcaktı ki, hepimizin babası oldu, öğütleri belki hepimiz için tatlı ve hoş anılar bıraktı.

Ama birde o'nun Hüsnü Kuruntu'luğu vardı geri planda kalan, bazen cümleler arasında da bolca kullanırız amma Hüsnü Kuruntu'sun diye.

Türk tiyatro'su belki de en büyük insanlarından birini kaybetti dün, Avrupa Yakası'nda oynama sebebi, tiyatrosunun yıkılmaması, ayakta durması ve gençlere tiyatro aşkını aşılamak istemesinden başka birşey değildi.

Bu yoğun tempo içinde yine de ne olursa olsun, kendi sahnesinde can verdi.

Güle Güle Hüsnü Amca, güle güle Gazanfer Özcan, ad'ın anıldığı sürece bilki tiyatrolar bu ülkede var olacak...